ÇİRKİN ESTETİĞİ BAĞLAMINDA ABJECT ART

 
      İnsanlığın varoluşuyla birlikte ortaya çıkan sanat, geçmişten günümüze kadar geçen süreçte değişimlere uğramıştır. Bu doğrultuda insanların sanata bakış açısı değişmiş ve farklı sanat anlayışları ortaya çıkmıştır. Sanat geleneksel anlayıştan, belli kural ve kalıplardan; kural tanımayan, sınırların sanatçılar tarafından belirlendiği bir döneme gelmiştir.

     Çirkinlik kavramı, klasik dönemde sanatın konusu olmuş olsa da çirkin, güzeli daha güzel olarak göstermek için değil, güzelden alınacak olan zevki arttırmak amacıyla kullanılmıştır. Geleneksel sanat anlayışında çirkinin, güzel olanın mükemmelliğini arttırdığı düşünülmektedir. Örnek olarak; birçok sanatçının, hazzın ateşiyle yanan, üzerine altın yağar bir şekilde tahtta oturan Danaë`nin yakınına ya da gerisine, uzun çenesi olan yaşlı bir kadın figürü yerleştirmeleri gibi. (Rosenkranz, 2018, s. 45). Çirkin, geleneksel sanatta güzele hizmet etmek amacıyla güzelin yanında kendine yer bulabilmiştir. Çirkin, klasik dönemde sadece bu etkileşimden bir fark yaratabilmiştir.


Rembrandt van Rijn, Danae, Tuval üzerine yağlı boya, 185 x 202.5 cm, 1636

      Klasik dönemde sanat çirkini konu olarak ele alsa da; güzel bir eser ortaya koyma çabasındadır. Örneğin; şeytan tasvirinin kötülüğü ve çirkinliği bilinse de, sanatçı şeytanı betimleyerek sanatsal ve estetik kaygıları ön plana çıkarmayı amaçlamıştır. Çirkin bir şeyin sadece güzel bir resmi olabilmekteydi. Sanatçılar eserlerinde ölüm, savaş, hastalık gibi konulara yer verse de; eserin konusundan çok izleyici de uyandırdığı hoş duygular o eseri güzel yapan önemli öğelerdendir. Geçmiş dönemlerden bu yana sanat dünyasında kendine yer bulmuş güzel kavramının oluşması için, yapıtlar tabiatın yansımasıyla ölçülü ve simetrik olmalı, öz güzellikle bütünleşmelidir. Sanat eserlerinde, konuların güzel ya da çirkin olması önemli değildir. Önemli olan konuların estetik kaygılarla ele alınış biçimlerinin oluşturduğu ideal güzelliğin ortaya çıkardığı duygular olmuştur.

    Filozofların, sanatçıların önemli uğraşlarından biri olan güzel estetiğinin geçmişi incelendiğinde; güzel anlayışı dönemlere, toplumlara göre değişiklik göstermiş olsa da güzel kavramı her daim sanatın içinde kendine yer bulmuştur. Platon, güzeli güzellik ideasının yansıması olarak açıklarken, Aristoteles güzelliği matematiksellikle ifade etmektedir. Bu da ölçü olarak küçüklük ve büyüklükle ilgilidir(Kavuran ve Dede, 2014, s.57). 18.yüzyılda hissiyat ya da duyumsallık bilimi olarak estetik sözcüğünü bulan sanattan ayrı, güzellik kavramını bilim olarak ortaya atan kişi Baumgarten`dir. Kant`a göre insanlarda ruhani bir doyum sağlayan şey güzeldir. Güzellik, herkes için geçerli, mutlak olan değer taşımalıdır.(Su, 2017, s. 17). "Kant'ın görüşüne göre, estetik yargı, kavramlar olmadan duyular tarafından algılanan ve hiçbir pratik ilgi alanları veya arzu içermeyen, evrensel olan nesnelere, anında hazzın cevabına dayanır. Kant, eşzamanlı (kişisel, sosyal, ekonomik vb.) çıkarları reddeden ve insanları gündelik deneyimden daha yüksek bir bilinç düzeyine yükselten bir zevk duygusu deneyimini tasarladı"(Freedman, 2003, s.26). Hegel ise rasyonalist bir şekilde sanatı ve güzeli yaratır, yalnızca aklın ortaya koyduğu güzelliğe önem vermektedir (Su, 2017, s.21). Heidegger’e göre ise açıklığın, hakikatin ortaya çıkardığı doğruluktur. Bu doğruluk, varlıkların, yapıtların içindeki gerçekliktir (Akdeniz, 2016, s. 84).
 
       Eski dönemlerden günümüze kadar geçen süre de güzelle ilgili çok sayıda araştırma olmasına rağmen çirkin hakkında o kadar da çok araştırma olmadığı görülmektedir. Çünkü çirkin kavramı güzelin yerine getirdiği şartlar gerçekleşmediğinde ortaya çıkan bir durumdur. Çirkin kavramı güzelin tam karşıtı olarak, güzel olan üzerinden tanımlanan bir kavram olmuştur. Rosenkranz`a (2018, s. 44) göre çirkin, duyusal imgelerin oluşturduğu boyut kadardır. Çirkinlik, kendinden uzaklaşmanın göstergesi olarak duyusal imgelerin, estetik bir nesnenin ve ruhun talihsiz, kötü bir şekilde dış görünüme dönüşmesiyle oluşur. Çirkin, güzelin bütün normlarının tezadı olarak; tabiatın gerekliliği ve ruhun özgürlüğüyle oluşabilir.

   “Çirkin kavramının eş anlamlarına bakıldığında, çirkin olanların korkunç, tiksindirici, hoş olmayan, çok garip, iğrenç, iğrendirici, canavarca, tüyler ürpertici, bayağı, kirli, hasta edici, mide bulandırıcı, kokuşmuş, nahoş, korkutan, yüz kızartıcı, hantal, gücendirici, şekilsiz ve biçimi bozulmuş gibi anlamları olduğu görülür (Eco, 2009, s. 16)”. Güzel de göz alıcı, müthiş, olağanüstülük söz konusu iken çirkinin eş anlamlarında iğrenme, tiksinti, mide bulandırıcı tepkiler söz konusudur.

     1853 yılında Rosenkranz`ın yazdığı “Çirkinliğin Estetiği” adlı kitabında çirkinliğin ve ahlaki kötülüğün benzerliğinden söz etmektedir. Çirkinlik, kötülüğün ve günahın yarattığı cehennemi anlatan; iyiliğin tezadı olarak güzelliğin cehennemidir. Rosenkranz, güzelliğin içinde çirkini barındırmasının bir yanılgı olduğunu, çirkinliğin ve güzelliğin karşıtı olarak estetiğin, çirkinlik kavramına bağlı kalmaya zorunlu olduğunu savunan klasik bir yaklaşımı savunmaktadır (Eco, 2009, s. 16). Rozenkranz, çirkinlik kavramının sadece güzelliğin karşıt anlamı olarak bir tanımlamadan ibaret olmadığını daha yoğun anlamlar barındırdığını söylemektedir. Geleneksel sanat anlayışında çirkin kavramı, güzel kavramının içinde araştırılmış, güzelliğin altını çizmek ve önemini belirtmek için güzel ile birlikte kullanılmıştır. Sanat tarihinde görmezden gelinen çirkin kavramı, sanatta çirkinliğin konuşulması ve tek başına ele alınması 20.yüzyıla denk gelmektedir. Sanatta olumsuz etki yaratan çirkinlik, kötülük, ölüm, savaş gibi olgular tekrar ortaya çıkmış ve sanatın konusu olmuştur.

  20.yüzyıla gelindiğinde ise klasik dönemden gelen geleneksel anlayış ve estetik kurallar değişime uğramış, kavramsallaşan sanatla birlikte çalışmalar iletilmek istenen mesajlarla ve düşüncelerle yeni bir norma dönüşmüştür. 80`li yıllarda sanatçılar düşüncelerini aktarmak için yeni girişimlerde bulunmuşlardır. Bu girişimlerden biri de Abject Art`tır. Abject Art yaklaşımıyla birlikte sanatçılar, dokunulmaz denilen, iğrenç bulunan her şeyi sanatlarının içine yerleştirmişlerdir. Abject Art sanatçılarının çalışmalarında kullandıkları idrar, kan, dışkı gibi tiksinti duyulan bedensel atıkları; insanların karşı karşıya gelmek istemedikleri duyguların, korkuların ve kaygıların insanlar üzerinde yarattıkları etkileri simgelemek amacıyla kullanmışlardır.

Kiki Smith, “Tale”, 160 x 23 x 23 cm, Bal Mumu, Kağıt Hamuru,1992

      Kiki Smith`in  “Tale” çalışmasında vücudun bir organı, bir parçası gibi ele aldığı adet kanı ile iğrençlik kavramını gözler önüne sermektedir. Sadece kadına ait bir atık denilebilecek adet kanını saklanan, gizlenen bir şey olarak kadının ötekileştirilmesini, dışlanmasını göstermektedir. Alışılmışın dışında, geleneksellikten uzak bir kadın bedeni görülmektedir. Sanatçı; toplumun kadına dayattığı mükemmel, pürüzsüz, zarif beden algısını kırarak; sancılı, hastalıklı bir bedenle tabuları yıkmıştır. Güzel, hoş kadın tasvirlerine ters bir tavır sergileyen Smith’in balmumu heykelleri ile gerçekliğin bedensel duyularının önemini vurgulamaktadır.  

     Görsel medyanın ve toplumların dayattığı idealize vücut ölçülerini yansıtmayan çoğu kadın bedeni, görmezden gelinerek adeta toplum içerisinde bir nevi ötekileştirilmiştir. Erkeğin bakışına haz vermeyen her kadın bedeni, dışlanarak yok sayılmıştır. Hayranlık uyandırabilenler ise sadece bir obje statüsünde kalmaktadırlar. Kadın bedenleri, toplumların ve medyanın ataerkil bir bakış açısına göre tasarladıkları için nesneleştirilmiştir. Televizyon programlarında, dergilerde, reklamlarda kısacası görsel medyanın tamamında insanlar güzellik kalıplarına yönlendirilerek görsel kültürün bir parçası haline gelmiştir.Bu yönlendirmeler sadece medyayla değil aynı zamanda sanatın kendi içerisindeki dönemlerde de kendisini göstermiştir. Abject Art sanatçılarının bu bağlamda çalışmalarına bakıldığında bu kalıpların dışına çıktıklarını görmekteyiz.


Helen Chadwick, “Loop My Loop”, 127 x 76 x 15 cm, cibachrome, 1991

     “Loop My Loop” adlı çalışmada, sarı saç tutamlarını bir domuzun bağırsağıyla iç içe geçiren Chadwick; güzellikle ilişkilendirilen süslü imge olarak saç ile yine doğal olan ancak bağlam dışı bir şeyle domuz bağırsağıyla yan yana getirerek bu birleşimi itici hale getirmiştir. Bu ışık kutusuyla Chadwick, fetişleştirilmiş bir kadın simgesi olan saç ile fiziksel ölüm kalıntılarını birleştirdiğini görmekteyiz.

     Bu eserlerin, rahatsızlık ve kaygı durumlarını ortaya çıkarmak, tüyler ürperten bir etki yaratmak amacıyla kurgulanmış oldukları görülmektedir. Alışık olunmayan, tiksinti duyulan nesneleri kullanan Abject Art sanatçıları, sanatsal estetiğe değil vurgulamak istedikleri düşünceye ve mesaja odaklanmışlardır. Bu çalışmalar, çirkin estetiği üzerinden izleyicilere sundukları anlamlar üzerine kuruludur. Fakat yaşamın inkâr edilemez bir parçası olan sanatın, kuralların ve sınırların sanatçılar tarafından belirlendiği bu döneme gelebilmek için çok uzun bir süreçten geçmesi gerekmiştir.


KAYNAKÇA

Akdeniz, E. (2016). Heidegger’de metafizik eleştirisi olarak sanat yapıtı. Kilikya Felsefe Dergisi(2), 79-92.

Eco, U. (2009). Çirkinliğin tarihi. (Çev: A. Uysal Ergün, Ö. Çelik, A. Uysal, E. Akbaş, M. Barsbey, K. Akbulut, D. Arslan, B. Yılmazcan) İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık.

Freddman, K. (2003).Teaching visual culture. Teachers College Press.

Kavuran, T., ve Dede, B. (2014). Platon ve Aristoteles`in sanat etiği, estetik kavramı ve yansımaları. Sanat Dergisi(23), 47-64. 

Rosenkranz, K. (2018). Çirkinin estetiği. (Çev:M. Özdemir) İstanbul: Muhayyel Yayıncılık.

Su, S. (2017). Güzelin ve çirkinin ötesinde estetiğin halleri. İstanbul: Can Sanat.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Jessica Stoller: Kurdaleler ve Fiyonklar

GERÇEK BİR PORTRE: Yaşam ve Ölüm